Dergilerdeki Mülkiyetçiliğe Rest Çekmek
107 - Yazının toplam okunma sayısı 1 - Yazının bugün için okunma sayısı 15 August 2010 - Yazının son okunma tarihi
Ne Tanrı benim üstümde
ne ben O’nun altındayım.
Dostoyevski
Ön not:
( Burjuva Etiğinin Dergilerdeki Gölgesinin Yırtılması)
Bu yazı belki bir şairin dergiler üzerinden intiharıdır. Ve/ama şiir coğrafyasında hacim sahibi olmak adına, dayatılmış yoz değerler(!) ile uzlaşmaktansa, gerçekten insani olanı savunmak adına çürümüşlüğe rest çekmektir…
“Etik! (Ahlak)” diye haykırırlar size.” Bir şiir (yazı) tek bir dergide yayımlanır!”… Peki hangi etik?!. Elbette ki derginin, gönderilen şiirleri kendi mülkü kılmaya çalıştığı burjuva etiği…
Şair neden şiir yayımlatır?.. Her şairin farkında olduğu ya da olmadığı gerekçeleri vardır. Hiç şüphesiz, hepsinin ortak paydası, kabaca ‘kendi güzelliğini teşhir etmek ve övgü almak’ ekseninde tanımlanabilecek ego tatminidir. Ama bencileyin sosyalist bir şair için bundan çok daha öte amaçları da içinde barındırır şiir yayımlatmak.
Nesnel gerçekliğin öznel açıdan estetik düzlemde dönüştürülmesiyle, nesnel gerçekliğe artı değer olarak eklemlenen şiir, bu bağlamda şairin kendisini ve okuru insani olan dizgeye doğru evrilten devrimci bir müdahaledir. Nesnel gerçekliğe artı değer olarak eklemlenen şiir, tamamlandığı andan itibaren sadece şairinin bile değildir. Artık o, şairi de dahil olmak üzere tüm toplumundur. Bu yüzden, gerçek sahiplerinin tümüne ulaştırılması için çaba göstermek, toplumun bilinç düzeyini ve estetik algı seviyesini arttırarak, toplumu dönüştürmek amacında olan sosyalist şairin görevidir.
Bir ideolojiyi kuramsal olarak bilmek ve kabul etmek yetmez. Eğer onu içselleştirmediyseniz pratiğe dökemezseniz. Bu bağlamda, sol tandanslı dergiler de, diğerleri gibi, gerici etik(!) değerlerin izlerinden sıyrılamamışlardır…Nedir bu gerici etik(!) değerler?..
Örneğin, dergilerde hala feodal etik(!) değerlerin uzantıları vardır. Kan bağı ekseninde kendi klanından olanı kollar gibi; “hemşehrim, köylüm” kayırmacılığı gibi, eş-dost yarenliği yapılıp ahbap çavuş ilişkisi sürdürülmektedir. Sosyalist dergilerde bile, sınıfsal dayanışma ekseninde ve/ama şairin imzasına ve yaşına bakılmaksızın nitelikli ürünlerin öncelenmesinden çok, bu eş-dost dayanışması başattır. Kan davası da feodalitenin etik(!) değerlerindendir. Eş-dost kayırmacılığını savunmak ile kan davasını savunmak aynı gericiliğin ürünüdür.
Dergilerdeki bir diğer gerici etik(!) anlayış ise, Marksizmin yıkmaya çalıştığı burjuva etik(!) anlayışlarından bir olan, çekirdek ailedeki baba otoritesinin şiir coğrafyasındaki yansıması, yaş hiyerarşisidir. Pek çok dergici ve şiir yıllığı hazırlayıcısı, pervasızca, şiir seçimlerinde imzayı öncelediklerini, usta sayılan bir şair ne kadar kötü bir ürün vermiş olursa olsun, daha önceki ürünlerinin yüzü suyu hürmetine, yaşlarından dolayı geçen yıllar içinde şiire emek vermelerinin hatrına, bu ürünleri(!) yayımladıklarını itiraf etmektedirler. Melih Cevdet Anday, her ne kadar “Şairlerin yaşı olmaz” dese de; her ne kadar şiir tarihinde, on altı yaşında deha düzeyinde şiirler yazmış Arthur Rimbaud gibi bir örnek olsa da, dergiciler, burjuva etiği(!)nin yaş hiyerarşisi dayatmasından kurtulamamışlardır.
Oysa ki, kötü bir şiirin (hatta düpedüz manzumenin), şairinin imzasından dolayı yayımlanması, bunu okuyan , yeni yeni şiir okuru olmaya başlamış bir genç için kötü örnek oluşturması nedeniyle topluma ihanettir. Oysa ki, nitelikli bir şiirin, şairinin imzasının henüz yeterince hacim sahibi olmamasından dolayı yayımlanmaması Şiir’e hakarettir…
Yaş hiyerarşisini toplumsal hayat içinde savunmak ne kadar gerici bir tutum ise, dergilerde imzayı önceleyip “şiirden kesilmiş şairler”in kötü ürünlerini yayımlamak da bir o kadar gerici bir tavırdır. Kokuşmuş burjuva etiği(!) batağına saplanıp kalmaktır. Ve gene, ne yazık ki, sosyalizmi bu bağlamda içselleştirmemiş dergilerde de, bu burjuva etiği(!) uzantısı var olmaktadır…
Yukarıda kısaca değindiğim, dergilerdeki gerici etik(!) anlayışlar, ayrı bir yazı konusu. Bu yazıda asıl açımlamak istediğim, dergilerdeki mülkiyetçilik!… Burjuva etiğinin(!) en temel yapı taşı… İnsanın insanı sömürdüğü dizge kapitalizmin olmazsa olmazı… Oysa ki ” Adalet mülkün temeli” değildir; mülk adaletin katilidir.
Etobur hayvanlar nasıl kendi av alanlarını belirler ve rakiplerini buralara sokmak istemezler ise; nasıl bir köylü, komşusu çitini bir metre kendi bahçesinin içine kaydırdı diye, çiftelisini komşusuna doğrultursa; dergiler de mikro iktidarları sarsılmasın diye mülkleri saydıkları, kendilerine yayımlanmaları için gönderilmiş ürünleri, başka dergilerle paylaşmak istemezler (Ne acıdır ki, bir de, her dergi, kendini edebiyatın merkezi, Kabe’si, Güneş’i olarak görür. Herkes ve her şey etraflarında döner ve dönmelidir zannederler).
“Etik!” derler. Ne zaman ,hangi şartlarda ortaya çıktığını kendilerinin bile bilmedikleri; ne gibi bir işlevi olduğunu sorgulamadıkları, “Teamül işte” diyerek, mikro iktidarlarını sabitleştirmek için sığındıkları tek açıklamaları budur: “Etik!”… “Bir şiir (yazı) tek dergide yayımlanır!”… Peki bu hangi etik? Kimin etiği?… Elbette ki burjuva etiği… Şiiri, gönderildiği derginin mülkü sayan burjuva etiği…
Bu “teamülü” hiç sorgulamadan, neden-sonuç ilişkisi çerçevesinde toplumsal işlevini (ya da işlevsizliğini) irdelemeden, mikro iktidarlarını perçinlemek için “tek şiir tek dergide” kokuşmuşluğunu savunurlar (ne yazık ki sol tandanslı dergiler bile). Bir şiirin (yazının), sadece tek bir dergide yayımlanmasının, toplumsal açıdan ne gibi bir yararı vardır, o derginin mikro iktidarını perçinlemekten başka?! Aynı şiirin, çok sayıda dergide yayımlanmasının ne gibi bir zararı vardır, o şiiri alımlayabilecek tüm bireylere ulaşabilmek ve onların dönüşümüne katkıda bulunmaktan başka?! Hele ki şiirin bu kadar az okunduğu bir ortamda… Hele ki editörlerin komşu dergileri, dergi yayın kurulundakilerin kendi dergilerini bile okumadığı bir zeminde. Şiir yıllığı hazırlayıcılarının bile -her nasılsa- dergilerdeki şiirleri doğru dürüst takip etmediği bir ortamda… ( Bu bağlamda, kişisel deneyimlerimden yola çıkarak, isim, zaman ve dergi adı belirterek, somut örnekler üzerinden savımı kanıtlayabilirim. Ve/ama derdim, sorunu kişiselliğe indirgemek değil, dizgeyi sarsmak olduğundan, bu somut örnekleri vermiyorum ) .
Yüz elli küsür edebiyat dergisi dolaşımdadır. Editörler bile komşu dergiyi okumazken; dergi yayın kurulundakiler bile kendi dergilerini okumazken; şiir yıllığı hazırlayıcıları bile yeterince dergileri takip etmezken, sıradan bir şiir okurunun bu denli çok sayıdaki dergiyi takip etmesi nasıl beklenebilir? Bırakın tüm dergileri, kendi poetik ve ideolojik anlayışı doğrultusundaki onlarca dergiyi, gerek ekonomik gerek zamansal açıdan izlemesi hangi şiir okurundan beklenebilir. Her derginin(istisnalar hariç) ortalama birkaç yüz okuru olduğu bir ortamda (ki bu okurların çoğu da ne yazık ki sadece şairler ve şair olma heveslileridir), toplumsal dönüşüme, şiirleri ile katkı yaparak, toplumu oluşturan bireylerin bilinç düzeyini ve estetik algı seviyesini arttırmayı görev sayan, bencileyin sosyalist bir şair için, şiirlerinin ancak dar bir çerçevede kısılı kalmasına seyirci olmak trajik bir durumdur. Daha da ötesi, dergilerde yer bulmak adına, dergilerin mikro iktidarlarını perçinleyen, bu burjuva mülkiyetçiliğini sineye çekmek, devrimci ETİĞE, sosyalist AHLAKA aykırıdır.
Son not :
Bu yazıyı “okuyanlar okumayanlara anlatsın”…İmzamın hükmü –henüz- yeterli gelmeyeceği için bu yazının yankı bulacağını sanmıyorum. Ve/ama bundan sonra, dergi editörleri bu bağlamda, ya bana sızlanmasınlar, ya da hiçbir ürünümü yayımlamasınlar!
REEST!
SERKAN ENGİN
EKİN SANAT EYLÜL-EKİM 2006
AKKÖY EYLÜL-EKİM 2006
göğebakmadurağı EYLÜL-EKİM 2006
BH KASIM-ARALIK 2006
ANDIZ KIŞ 2007
AFRODİSYAS SANAT OCAK-ŞUBAT 2007
ÇALI ŞUBAT 2007
GÜNEY NİSAN-MAYIS-HAZİRAN 2007
AKDENİZ EDEBİYAT MART-NİSAN 2008
Merak ettiğim için soruyorum sayın Serkan Engin. Yalnızca en çok yüz yüzelli okuru, o da “şair ya da şair olma heveslisi” okuru olan bu dergilere bir şair, ya da bir sosyalist şair neden yayınlanması için eser gönderir. şair ya da şair olma heveslilerinin bilincini değiştirmek/geliştirmek için mi?…
1 çocuk için…Sorunuzun az ve öz yanıtı budur. O “yüz yüz elli kişi” diye tanımladığınız kitlenin içinde memleketin herhangi bir yerinde “şair olma heveslisi” ya da sadece şiir okuru olma derdindeki sadece “bir” gencin bile estetik algı ve bilinç düzeyinde bir sıçramaya neden olabilir mi acaba diye eser gönderiyorum kendi adıma sosyalist bir şair olarak ve belki de “derken bir karanfil elden ele”…Açıkçası “merak ettiğiniz” için sorduğunuzu da sanmıyorum bay Bülent Çevik. Sorunuzdaki imayı rahatlıkla algılayacak zekaya sahibim. Sizin kafanızda yanıtınız zaten hazır soruyu sorarken. Asıl amacınız ise “Zaten körler sağırlar birbirini ağırlıyor bu dergilerde. Yazan da okuyan da şair ya da şair heveslisi. Demek ki ego teşhirinden öte derdiniz yok sizin” dememeye getiriyorsunuz.O “1″ genci umursayacağınızı sanmıyorum zaten. Öyle olsaydı bu soruyu sormaya kalkışmazdınız. Küçük burjuva bilincinde nümerik hesaplar önceliklidir işte böyle…
Biz bu ülkede iğneyle kuyu kazıyoruz bayım. Keşke Nazım’ın yakın arkadaşı ünlü Ukraynalı şair Yevgeny Yevtushenko’nun 1960 yılında yaptığı şiir dinletisiyle on binleri stadyumda topladığı gibi bir kültürel coğrafyada olabilseydik ve şu anda o dergileri yüzbinler okuyor olsaydı. Ama şiirin asal varlık alanı halen dergilerdir ve yüz kişi de okuyor olsa elimizdeki malzeme budur bayım. O “1″ çocuk var en azından…bencileyin sosyalist şairlerin umursadığı o “1″ çocuk…ve belki “derken bir karanfil elden ele”…”dom!”
Yeniden merhaba. gülücük içten…
Aklımdan geçenlerin yarısını tastamam bilmişsiniz. Ama diğer yarısı yanlış.
Ben daha çok şunu gözetmiştim. Yazınızda eleştirdiğiklerinize alternatif bir platformu yapılandırma işi, ya da insanlara şiiri ulaştırmada alternatif kanallar yaratma işi dururken, körler sağırların arasındaki, o da “olası” 1 kişi için enerji harcamak ne kadar ekonomik ve gerçekçidir?
Bulent Çevik’in sözlerini gerçekten önemsiyorum. Hatta, bunu zaten uygulamaya çalışıyorum 5 yıldır.
5 yıl kadar önce, kendilerine “ilerici” diyen sanat platformlarının aslında mevcut kütürel ve sanatsal statükoyu yeniden üretmekten başka bir işe yaramadıkları sonucunu çıkardım. Bunun nedeni ise basitti. İncil’de dendiği gibi: Gerçek özgür kılacak bizi!…
Gerçek çoğu durumda bu dergilerin kendi çıkarlarıyla çelişiyordu. Böylece, masum bir şeymiş gibi gelen gerçeği savunmak, aslında tam bir “varoluş sorununa hançer sokmak” anlamına geliyordu.
Elbette bu genelleme bağrında kimi kişi ve kurumlar için haksızlığı da içerebilir. Ancak, bütün kişi ve kurumları tanıyacak kadar vaktim yoktu ve kanımca elimde bir genelleme yapmak için yeterince veri vardı.
O yüzden, asıl yönelimimi şöyle özetledim: gerçek bir sanat kurumu yapmak gerçekçi sanat yapmaktan daha elzemdir…